2 Ağustos 2013 Cuma

TİTREYE TİTREYE BAŞLAYAN AŞK

Bugün 2 Ağustos 2013. Sizler için sıradan, biz Trabzonsporlular içinse bir doğum günü niteliği taşıyor 2 Ağustos. Bundan 46 yıl evvel, İdmanocağı ve İdmangücü’nün birleşmesiyle benim sonradan katılacağım bu aşk ateşi yakıldı. Dar sokaklarda, sessiz çığlıklarla, haksızlığa baş kaldırışa hazırlanıştı 2 Ağustos 1967.

                Ağırbaşlılığından asla taviz vermeyen babamı, hadi onu bırakın kurs hocası emeklisi 60’ına gelmiş dedemi uğruna çocuklar gibi sevinirken gördüğüm tek varlıktı Trabzonspor. Sevgilisinden ayrılanın teselli bulduğu yerdir Trabzonspor.

İşte böyle bir takımı televizyonda izlemeye başladığım ilk maç, 2 Aralık 2005’te 2005/06 sezonunun 15.hafta maçında şikeci rakibimiz fenerbahçeydi. Kış mevsimi olduğundan havalar soğuktu. Maç saati geldiğinde ben bana ait olan küçük bir iskemleye oturdum. Takımlar sahaya çıkıyordu. Deplasmandaydık. Nedenini bilmediğim müthiş bir korku içindeydim. Tir tir titriyodum. Trabzonspor, o efsane formasıyla, bordo ve koyu mavili çubuklu Kappa’sıyla, fenerse sarı cırtlak bi formayla sahadaydı. Nihayet maç başlamıştı. Fener kalemize geldikçe benim küçük kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor, ara sıra koltuğun arkasına geçip gözlerimi kapatmaya niyetleniyor, fakat Trabzonsporlunun raconuna ters diyerek bu niyetten vazgeçip cesaretleniyordum. Maçı izleyenler bilir, Lee Yong hayatının maçını oynamıştı. İlk golü attıktan sonra ikinci golde çizgide rakibinin sağından atıp solundan geçerek Fatih Tekke’ye müthiş bir asist bırakmıştı. Marcio Nobre de bizim kalemize iki gol atmış ve maç 2-2 bitmişti. Maç sonu ağlamadan sızlamadan doksan dakika maçı izlediğimden gururlanmıştım. Ama babamların benim kadar sevinmediği görmüş ve sebebini sormuştum. Babam da yenince sevinileceğini, böyle bi maçta beraberliğe sevinilmeyeceğini söylemişti. O zaman anladım ki, kaybetmeye tahammülümüz yok.

Yukarıda televizyondan izlediğim ilk maç dedim. Stadyumdan izlediğim ilk maç ondan bir yıl evvel 24 Nisan 2004’teydi. Diyarbakırspor’la oynayacaktık. Güzel bir cumartesi sabahına uyanmıştık. O sabah sahip olduğum ilk formayı, kappadan bir yıl önceki çubukluyu giymiş gün boyu evin içinde bayraklarla flamalarla turlar atmıştım. Çünkü Avni Aker’e gidiyorduk. Nihayet vakit geldi. Babam, amcalarım, arkadaşları ve ben toplanıp doluşmuştuk minibüsümüze. Arabayı park edip, stadın bulunduğu ana cadde üzerinde yürümeye başlamıştık. O devasa muhteşem yapıyı görünce kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Çok heyecanlıydım. Herkes bizim gittiğimiz yöne gidiyordu. Kenarda seyyar satıcıların ellerinde bordo mavili atkılar bağırıyorlardı. Sonunda stad giriş merdivenlerine gelmiştik. O devasa yapı daha da devasalaşmıştı. Köfteci dumanı tüttürmüş bazılarına ekmek arası yapıyor, diğerleri güvenlik kontrollerinden geçmeye çalışıyor derken müthiş bir kalabalığın içindeydik. Babam elimi daha sıkı sarmış kulağıma ‘elimi bırakma’ diye yüksek sesle bağırıyordu. Kalabalıktan bi şey duyulduğu yok tabi. Derken kuyruk çok uzadı, ben çok sıkıldım. Önümüzdeki adam, babama ‘çocuğu havaya kaldır’ dedi. Babam da beni kaldırdı. Taraftarların omuzlarında ilerliyordum. Müthişti. Birinden diğeri, diğerinden diğerine derken merdivenleri de çıkmış kapıdan geçmiş Avni Aker koridorlarında bulmuştum kendimi. Demirlerin arasından kafamı sokarak –çıkarırken bayağı zorlanmıştım- aşağıyı izlerken babamları beklemeye başladım. Nihayet geldiler ve tribünlere doğru çıkmaya başladık. Üzeri kapalı maratonda –değerini yıkıldıktan sonra anladık- maç izleme şansı bulmuştum. Müthiş bir heyecan yaşamıştım. Maça dair sadece Yattara’nın 2. gole yaptığı asisti hatırlıyorum. Sonra eve döndük.

Derken büyüdük. 5 Mayıs 2010’da Şanlıurfa GAP Arena’da feneri 1-0 geriden gelip 3-1 dağıttığımız maçta Ziraat Türkiye Kupası’nı alınca babam da bana o senenin çubuklu formasını almıştı. Bu ikinci formamdı. Daha sonra Sultanmurat Yaylası’nın kahvesinde yine müthiş bir kalabalıkla izlediğimiz Olimpiyat Stadı’nda oynayıp Bursaspor’u Teofilo’nun hat-trickiyle 3-0 yendiğimiz maçta Süper Kupa’yı almıştık. Müthiş bir sezonun geleceği anlaşılıyordu. Öyle böyle derken çocuklarımıza, bizden sonrakilere, “Bizimkiler köpekleşmedi” diyeceğimiz 2010/2011 sezonu geldi çattı. İlk yarıyı lider kapatmıştık. İkinci yarıda 9 puan fark kapansa da ben hiç ümidimi kesmemiştim. Kayserispor ve Eskişehirspor maçlarında aldığımız beraberlikler dahi yıldırmamıştı beni. Çünkü 88’lerde, 90+’larda gelen gollerle Allah’ın da yardım ettiğine inanıyordum. Gençlerbirliği maçında Alanzinho’nun 90’da attığı golde yaşadığım sevinci hayatımda bir daha yaşayacağımı tahmin bile edemezdim, ta ki Celustka’nın Inter’e attığı gole kadar. -Onu sonra anlatacağım.- Derken 33. hafta geldi çattı. Biz yine Avni Aker’deyiz. İBB’yle oynuyoruz. Fener de Ankaragücü’yle oynuyor o hafta. Fatih Tekke A.Gücü’nde, onun için ben acayip ümitliyim fener puan kaybedecek diye. Maçta 3’leyince döndük fener maçına. Millet yanındakine soruyor “fener naptı?” diye. Herkes telefonlara sarıldı. Sonradan öğrendik işte 3 penaltı vermiş hakem onlara. Ben birkaç kişiden tastiklettirmeden inanamadım. Sonra başladık stadça, O. ÇOCUĞU aziz yıldırım diye. Maçlar bitti. Arabada radyoyu açıp taraflı yorumculara ve şikecilere Trabzon’dan Of’a dönene kadar sövdük, saydık, lanet yağdırdık. Ben hala ümitliyim tabi. Son hafta geldi Karabük’le oynuyoruz, bizim maçı yine garantiledik. Döndük fener maçına. Şerefsiz korcanın yediği gollere inat Sivas’ın forvet hattındaki bir iki adam güvendim, son düdük çalana kadar. Sonra hayallerimiz yıkıldı tabi. Şehir meydanında silah sesleri mermiler havada uçuştu. Çok öfkeliydik haliyle.

Velhasıl sonrasında yaşanan şike süreci ve Trabzonspor’un Şampiyonlar Ligi’ne alınışı olayları oldu. Şehirde turlar atılmaya başlandı. Sevinçten uçuyorduk. Kura çekiminde Trabzonspor’un adı okununca büyük bir heyecan kaplamıştı içimi. Derken 14 Eylül 2011 geldi. Gol esnasında ben çayları doldurmuş demliği mutfağa götürüyodum. İçerden büyük bir gürültü gelince gol attığımızı anlayıp demliği bırakıp ben de içeri koştum. Sevindik falan tabi ama golü hala görmemiştim. Neyse. Sonra golün tekrarını veriyo. Celustka’nın ceza sahasına girdiği görünce ben ayaklandım “hadi oğlum at şunu” diye bağırmaya başladım. Babam da “oğlum napıyon ? golün tekrarı o” dedi ve cümbür cemaat kahkahayı kopardık. İnşallah yüzümüz Trabzonspor adına böyle daha çok güler. Sağlıcakla..

                                                                              Furkan Yaşar                                                                                2 Ağustos 2013

22 Haziran 2012 Cuma


Merhaba Ben Furkan Yaşar. 15 yaşındayım. Ofluyum Elhamdülillah :) Aranıza Of’tan katılıyorum(İncir Reçeli iyidir iyi). Of neresi derseniz çok ayıp edersiniz. Bilmiyorsanız Google amcaya sorun. Amerikan dolarında bile önce Of, sonra Amerika, bkz:(United States of America). Trabzon Fen Lisesi'nde öğrenciyim.

Burada sizlere doğumumdan bu yana hayatım(doğmadan önce zaten hayatım yok), kişiliğim, davranışlarım ve yaptıklarım hakkında geniş bilgi vereceğim.

7 Temmuz'da doğdum. Doğduğumda ilk lakabım "007 James Bond"muş. (07.07 hesabı.) Bizim ailede böyle bi rakam uysallığı var. For eksampıl; babam 4 Nisanda, kardeşim de 2 Şubatta doğmuş. Neyse ayrıntıya girmeden devam edelim. Yengeç burcuyum. Bu cümleden sonra artık bana daha dikkat etmeniz lazım. Sevince harbi seven bi burçtur kendileri. Fiziksel olarak; 1,65 boyunda, 48 kg ağırlığında(birileri burada sinirden çatlıyo), esmer ya da sarışın olmadığıma göre kumral biriyim. Baklavalarım var. 6 tane saydım hatta. Şahitlerim var.

Öncelikle Beren Saat ve Trabzonspor aşığı, yakışıklı, tatlı, sempatik, bakımlı, karizmatik, duygulu, alıngan, yalan söylemesini beceremeyen, daha çok karşı cinsle iletişim kuran, sosyal ağların hiçbirinde popüler olmayan, eve geç gelme sevdalısı, aşık, sevdiği kadar sevilmeyen, ps ve pes manyağı, kızlar sevdiği için genelde Türkçe pop dinleyen, Danza Kuduro ve 15 Eylül 2012'den itibaren Gangnam Style sevdalısı, aynada Johhny Depp, Brad Pitt, Kıvanç Tatlıtuğ, Leonardo Di Caprio karışımı şeker bi çocukken, fotoğraflarda ölmüş de ağlayanı yok gibi çıkan, good sense of humour biriyim. Tolga Çevik idolümdür bu konuda. Duyduğum heceden espiri türetir insanları hayattan soğuturum.

Şu yakışıklı konusunda dalga geçenler var. Açıklamasını yapayım. Şimdi karşıdan nasıl göründüğümü bilmiyorum ama aynada harbi karizmayım. Karşıdan bakıldığında daha farklı görüldüğü için olabilir. Onun için bundan sonra yanımda ayna taşıyabilirim.

Doğduğumda sarışınmışım. Kız diye severlermiş beni. Şimdiki cılızlığımın daha doğrusu fitliğimin aksine tombiş yanaklı, balık etliymişim. Aşk acısından eridik işte. Çocukluğumda en çok sevdiğim oyuncak malaydı. Evet, mala. Hani şu inşaatlarda ustaların elindeki alet. Herkes araba, bebek isterdi, ben “bana mala alın” derdim. Sebebi, inşaata olan ilgimdi. Ayrıca evde hep bi masa kurar kendime mini büro hazırlar, gider takım elbisemi giyer öyle oynardım. Takım elbiseye de ayrı hastaydım. Allah’tan şimdi geçti. Neyse, derken anaokullu olduk. O zamandan karşı cinse ilgim başlamıştı. Evcilik oynarken hep beni çağırırlardı. Hepsinin adlarını unuttum şimdi o kızların. Bi Lena vardı ama. Onu unutmadım. O da isminin acayipliğiyle kazandı. Anaokulu döneminde Yalın, Zalim şarkısını çıkarmıştı. Hocalar o şarkıyı açtığında yerde takla atar karşı cinsin ilgisini çekerdim. Güzel günlerdi.

Sonra ilkokullu olduk. Bu zaman diliminde kayda değer bi şey yaşamadım. Ama ortaokula geçip ceket giyince bende bi hava bi hava anlatamam. 6. sınıf sona ererken, 24 Haziran 2010’da Bihter ölüp, sonra dirilip Fatmagül olup, tecavüze uğrayınca o üç ay çok sıkıntılı geçti benim için. Öldüğünde hakkaten moralim bozuldu, depresyona girdim, magazin haberlerinde sağ olduğunu görünce sevinir olmuştum. Çünkü hayranlık değil, resmen aşık olmuştum o kıza (kadın da olabilir), Beren Saat’e. Kıskanıp, sahiplenmeye çalıştığım ilkti o. Öyle böyle derkene liseli olduk.

 Halim’den bahsedeyim. Kıvır zıvırla biten yaşama enerjimi gidip Halim’den geri kazanıyorum. Geçenlerde yürüyoruz, uşak artık yaptığım esprilere dayanamamış olsa gerek, çok yoruldum taşı beni dedim. Resmimi çekip klasörden klasöre taşıdı. İşte böyle mal mal şeyler yapıp beni güldürüyo. Ama ben onu hayattan soğutuyorum. Bu konuyu da closelıyalım.

Evet. Benim bi de küçük aşkım var. Duş aldıktan sonra saçlarımı koklar, parfümümü seçer ve sıkar, günün ilk öpücüğünü verir beni evden öyle uğurlar. Ama genelde aramız bozuktur. Hiç pas vermez bana. Zorla tutar öperim yine de. Ama bu da büyüyecek bunun da tadı kaçacak.

Müzik tarzıma gelince. Bilgisayarımda 4 bin yüz küsür müzik var. Çoğunun adını bile bilmem. Seçiciyimdir müzikte. Ama kızlar ister falan diye durur. Geniş bi arşivim var. Ahmet Kaya’dan Halil Sezai’ye, Cem Adrian’dan Barış Akarsu’ya.. Aradığınız ne varsa. 

Şimdilik bu kadar yeter.

23 Haziran 2012 Cuma, 00.25

Merabayın Dostlar,

Artık liseli olduk tabi yeni ortamda benle tanışmaya can atıp da çekinen utanan kızlar falan hepinize selam olsun, sizlerin de beni tanımaları lazım. Benim gibi dünyanın 8. harikasıyla tanışmak herkese nasip olmaz bak değerini bilin, önceden hep tarlaydı buralar. Ya çok sıktım sizi şimdi "böbürlenme mode: off"

Okulda lakabım, daha doğrusu lakaplarım "Ballim" ve "Oflu(Ofli da olabilir)". Ballim, eski sevgilimin bana hitap şekliydi.

Çabuk yorulsam da, futboldan anlarım. Anlamıyosam da anlıyo taklidi yaparım. Ne de olsa bilmemek ayıp değil, önemli olan çaktırmamak.

Bu güncelleme biraz saçma oldu ama neyse ya hoşçakalın.

25 Ekim 2012 Çarşamba, 01.06 (Ertesi Gün Kurban Bayramı)